2 Aralık 2011 Cuma

Android iOS’e karşı: Kişisel Bir Deneyim


1998 yılından beri her gün cep telefonu kullanıyorum. Daha doğrusu 1998’den Ocak 2011’e kadar bilimum Nokia telefonlarını kullandım. Arada on gün kadar mavi ışığına bayıldığım bir Motorola’yı interneten alıp denedim ve o telefonu anneme hediye edip yine bir Nokia aldım. Bir de on gün kadar Nokia ile beraber iş telefonu olarak eski model bir Blackberry denemiş ve yine Nokia’ya dönmüşlüğüm var. Yani 2011 Ocağına kadar benim için cep telefonu Nokia demekti ve Nokia’dan da internete bağlanıp e-mail alınabiliyordu. Sonra bir iPhone 4 aldım ve iPhone almaya dirense de bir süre sonra doğru yolu bulan birçok kişi gibi “Bu zamana kadar ne yapmışım ben?!” ruh haline büründüm. iOS’in sezgisel kullanım ile her şeyi kolaylaştıran tarzı çocuklarımın da kısa sürede birer Apple kullanıcısı yaptı.  Fakat gittikçe büyüyen Android fırtınasını da merak etmiyor değildim. Bir HTC Wildfire edindim. Önce farklı bir cihaz kullanmanın tutukluklarını yaşasam da aslında arayüzler ve mantığın benzer olduğunu gördüm. Fakat benim gibi bir aplikasyon delisinin yükünü taşıyamayan Wildfire ile çok da derin bir Android deneyimi yaşadığımı söyleyemem. Fakat itiraf etmeliyim ki yukardaki ince bar’ı aşağı çekince etkin aplikasyonları, bildirimleri, mesajları, vs… görüntülemek çok hoşuma gitmişti. (Bu özellik biliyorsunuz iOS 5 ile iPhone ve iPad’e de geldi.) Android’de tıpkı Windows kullanır gibi hem işimi yaparken hem de bilgisayarın/telefonun meşguliyeti hakkında bilgi alabilmek/kontrol sahibi olmak gibi bir his var benim için. İstediğim aplikasyonu kapatabilme veya durdurabilmeyi “Şu an bunu yapıyorsun!” mesajı veren bir ekrandan yapmakla ikonların üstüne basınca oynaşmaları ve çarpılarına basarak onları kapatabilmek arasındaki farkı ne kadar bilimsel/mantıklı/teknolojik anlatmak istesem de sadece hissi bir hal. 
Derken bugün Vodafone RED’in bir hizmeti olarak Home tuşunda tutukluk yaşadığım iPhone 4’ümü servise yolladım. Bana da servis süresi boyunca bir Samsung verdiler. Önce Samsung’u duyunca Galaxy olabilir ümidi kapladı içimi ama meğerse bir alt modeli veriyorlarmış. Sabahtan beri telefonumu sadece telefon olarak kullanıyorum! Bunu yapmayalı sanıyorum rahat bir 3 yıl oluyor. Hatta SMS bile yazasım yok, kayan ekran ve açılan QWERTY klavye aslında iPhone’dan daha hızlı yazmayı sağlayan bir özellik olabilir ama ekranın klavyenin hızına yetişemiyor hissi vermesi, tuş seslerini hem klavye hem touch screen için ayrı ayrı kapatma gerekliliği gibi rahatsızlıklarım belki tipik bir iPhone’cu kaprisi olarak yorumlanabilir. Fakat Android marketten güncel sürümü indirmeden Twitter ve Facebook applerini indiremem, mailları kurarken Gmail için ayrı ikonun zaten olması ama diğer maillar için ayrı ayrı appler kullanmam gibi detaylar canımı sıktı. Tamam bunlar da kapris gibi gelebilir kulağa. Fakat bu kaprislere neden olan bir alışkanlık hali var bende ve bu alışkanlık şu an bana attan inip eşeğe binmişim hissi veriyor.
Gelelim asıl konuya. Belki de diyorum iPhone ile Android’i karşılaştırmak esas sorun. Yani ben Android denemek için farklı markalarda cihazlar kullanıyorum ama iPhone dediğin bir tane, iPad bile aynı nerdeyse, sadece ekranı büyük;) Belki de HTC ile Samsung’u karşılaştırmak, bu markaların Android için neyi farklılaştırdıklarına bakmak lazım. İşte bu noktada
Bu arada belki de telefonların kapasiteleri nedeniyle yaşanıyor olabilir bir takım sıkıntılar da ama 16GB iPhone’um bugün RED görevlisine kendisini teslim etmeden back-up alırken “over capacity” mesajı verdi yüklediğim applerden dolayı ve ben bunu iPhone’u iTunes’a bağlayana kadar fark etmedim. Bilmem anlatabiliyor muyum?

1 Aralık 2011 Perşembe

Çocuk Oyuncağı


Dün akşam oğlumun en yakın arkadaşı bizdeydi. Bir kaç haftadır beraberken Bakugan veya Beyblade oynamak yerine iPad’de PLANTS VS ZOMBIES oynamaya bayılıyorlar. Oyun oynamayı seven biri olsam da bu oyuna belki yeterince zaman ayırmadığımdan bir türlü alışamadım. Dünkü uzun ve yorucu PvsZ seansından sonra Deniz evine dönüp Yunus da bana Zombie’lerin aslında hiç beyni olmayan ölmüş insanlar olduklarını anlatırken sızması ile bu hikayenin bu seferlik burada bittiğini sanıyordum. Ama hayır! Bu sabah Yunus okula hazırlandıktan sonra "Bir el daha" PvsZ oynamak isteyince olan oldu. Yunus arkadaşıyla geçirdiği eğlenceli dakikalar yerine tek bir şeyi hatırlıyordu ve görüyordu!!! "Sadece 4 tane param kalmış! Deniz bütün paramı harcamış!" Şimdi bu naralar size çok normal gelebilir ama biraz basa sarıp biraz Yunus’tan bahsetmeliyim sanırım. Oğlumu övmek gibi bir alışkanlık geliştirmemeye çalışsam da ve tipik anne konuşmalarını sevmesem de Yunus hakkında biraz bilgi vermem gerek. Yunus kreşe başladığı 1, 5 yaşından beri her zaman arkadaşları ve onların velileri tarafından paylaşımcı, barışçı ve uyumlu davranışları nedeniyle sevilen ve hatta veliler tarafından pek şaşırılan bir çocuktu. Hele kardeşi doğduktan sonra kazandığı "Abi"lik statüsünü gerek eğitsel gerek öğretimsel gerekse korumacılığıyla hakkını gereğinden fazla vermektedir. Aşı olduğunda canı yandığı için değil kardeşinin canı acıyacak diye ağlar kendisi mesela. Bu arada pek dünyevi değildir de! Yani eşyaları, oyuncakları ve giysileri neredeymiş nerede kalmış kime vermiş pek önemsemez de hatırlamaz da. Hatta sırf bu yüzden bir buçuk senedir kendisine haftalık vererek para biriktirmesini ve kendi oyuncaklarını kendinin almasını bir sisteme oturtmaya çalışıyoruz. Benim melek kalpli ve aklı havada oğlum hakkında biraz fikir edindiyseniz sanırım Yunus'un paralarının Deniz tarafından çarçur edilmesine tepki vermesine niye şaşırdığımı anlamışsınızdır. Ne de olsa Yunus Denizleyken su bile içse bir bardak da Deniz için ister, arkadaşlarla paylaşmak adına. İşte o noktada fark ettim ki oğlum için kendi kazandığı zaman her şeyin değeri farklı oluyor. Biz oğlumuza yapması gerekenleri yapıyor diye harçlık versek de o para onun olmuyor, olsa da değeri olmuyor çünkü zaten yapması gerekenleri yaptığının o da farkında! Ne zaman zorlukları yenip hak ettiğine inandığı şeyleri boş yere kaybediyor işte o zaman hayatla yüzleşme başlıyor. Kaybettiklerini tekrar kazanabilmek için yine yeniden o çabaları vermesi gerektiği, başaramayıp tekrar denemesi, bırakıp tekrar başlaması gibi anlar gözünde canlanıyor adeta. Ve bir hesaplaşma başlıyor: En sevdiği arkadaşmış, paraymış, kazanmakmış kaybetmekmiş gerçekler yüzüne çarpıyor. İşin ironik yani bu düşünceler, kavramlar, hisler hayatın ta kendisi olsa da gerçek hayatta değil bir bilgisayar oyunuyla fark ediyor tüm bunları. İşte oyunun gücü!
Biz günümüz ebeveyinlerinin kolay kolay 6 yaşındaki çocuklarımıza “O bisiklet için para kazanman lazım, git limon sat!” diyebileceğini sanmıyorum. Gerek hayat şartları gerek hayat tarzımız gerekse saygınlık tanımımız itibariyle bu pek inandırıcı  ve uygulanabilir bir yol gözükmüyor. Hele 12 yaşında android aplikasyonları yazan çocukların olduğu günümüzde limon satmanın ileriye dönük getirileri de kısıtlı olacaktır. Ama zaten oyun oynamaya meraklı çocukları bizim seçtiğimiz ve bir amaca hizmet eder şekilde hatta belki de onlara hedefler belirleyerek oynamalarına izin vermek onları hayata hazırlamanın daha eğlenceli  bir yoludur?
Bugünden itibaren yeni bir yol denemeyi düşünüyorum. Yunus’la oyuna başlamadan o seans için hedeflerini bu hedefler için planladığı süreyi ve bu hedefleri gerçekleştiremezse ne yapmayı düşündüğünü (BPlanı :) ) konuşacağım önce. Yuvada oyuna başlamadan önce zaten yaptıkları planlamayı evde de yapacağız artık. Gelişmelerden haberdar ederim burayı.

22 Kasım 2011 Salı

Private Shopping'de yıldız parlatmak

Private Shopping 2011’in parlayan yıldızı e-ticaret, e-ticaretin parlayan yıldızı ise private shopping siteleri. Havalı ismiyle olduğu kadar artan rekabet ve yükselen cirolarıyla bu alan 2012’de de ilgi çekeceğe benziyor.

Private shopping internet üstünden satın alma yapılabilen bir alışveriş sitesi platformu aslında. Sınırlı sürede, kaliteli markaların belirli (sezon sonu veya dükkanlarda kolay bulunmayan) ürünlerinin (%10-70 arası) indirimli fiyatlarla son kullanıcıya davetiye ile işleyen üyelik sistemi ile satıldığı siteler private shopping siteleri. Arkadaşlarını sisteme dahil eden kişiler çeşitli indirimler de sunuluyor. Bu sistemin esası aslında güçlü bir mailing verisine sahip olmakta yatıyor, doğru demografiğe ulaşan maillar/davetiyeler üyelik sistemini kısa sürede hayata sokuyor.

Private Shopping kavramı ilk önce Vente- Privée markasıyla Avrupa’da ortaya çıkıyor ve büyüyen trendi Amerika takip ediyor. Dünyadaki (yüksek cirolu) örnekleri arasında Gilt, Beyond The Rack, Nordstrom ve yakın zamanda satın aldığı Haute Look sayılabilir.

Türkiye’deki pazarın büyük oyuncuları ise DSM Grup’tan trendyol.com, Sina Afra’dan Markafoni.com, Otto Grup’dan limango.com.tr, Doğan Online ve Vakko ortaklığında daybuyday.com, Boyner Grubu’ndan morhipo.com ve Doğuş Grubu’ndan enmoda.com sayılabilir. Türkiye'de dünya örneklerinden farklı olarak sezon sonu ürünü satmaktansa sezon ürünü ve geniş segmentli (teknoloji, ayakkabı, gibi) satış platformları görebiliyoruz. Biraz araştırdığınızda bu durumun piyasadan tepki çektiği, paralel pazarlama mantığıyla Türkiye’de temsilciliği bulunan markaların ürünlerinin direk pazarlanabilmesinin pazarın genelinde hoş karşılanmadığı gibi yorumlara rastlamak mümkün. Tüketici tarafından baktığımızdaysa private shopping sitelerinden sürekli değişik ürünler ve yenilikler bekleniyor. Tekrar eden ürün kampanyaları müşterileri soğutuyor. Türkiye’deki e-ticaret verilerine baktığımızda Private Shopping’in hedef kitlesinin kadın, şehirli, üniversite ve üstü mezunu, 25-35 yaşlarında, çocuğu olmayanlar olduğunu görüyoruz. (Bir nevi Sex & the City kadınları gibi, değil mi?) Ne var ki aslında demografik belirlemek bu alanda pazarlama aktiviteleri gerçekleştirmek için yeterli değil!

Gerek Private Shopping alanında gerekse herhangi bir E-ticaret platformunu başarıya ulaştırmada en önemli etkenin aslında değişen pazarlamayı anlamak olduğunu düşünüyorum. Buna isterseniz e-ticaret vizyonu dersiniz, isterseniz yeni pazarlama, isterseniz inbound marketing. E-ticaret tüketiciye alışveriş yapabileceği teknolojik altyapıyı sunmaktan ve burada ürünleri belirli şartlarla sunmaktan çok daha fazlasını içeriyor.

Kimilerinin “Thank You Economy” diye adlandırdığı bir karşılık beklemeden insanların işine yarayacak birşeyler sunmak, onlara yardımcı olmak, yol göstermek ve zaman içinde onlar için vazgeçilmez bir kaynak olmak esasını e-ticaret altyapısıyla birleştirebilen siteler e-ticarette başarıyı yakalıyorlar. Net-a-Porter veya Rue-La-La bu tür siteler için güzel örnekler. Buralar sadece alışveriş platformu değiller, son kullanıcıya değer yaratan, satın almak için heves ve neden yaratan deneyimler yaratıyorlar. Rue-La-La’nın YouTube kanalındaki kişisel stil, moda, renkler gibi konularda fikir veren videolar işte tam da bahsettiğim örnekler. Reklam yapmak yerine giyim ve satın alma için neden, kolaylık ve imkan yaratacak içerik ve özellikle videolar oluşturarak iletişimlerini ve marka bağını güçlendiren Rue-La-La Stylethon adını verdiği haftalık promosyonlarla da satışlarında hareket yaratıyor. Bu tür içerikle "satın al" mesajını tekrar etmektense markaya ait alanlarda zaman geçirtme, etkileşime geçme, kendisinin oranın orayı kendisinin parçası hissetme, hergün/hafta dolabına küçük de olsa birşeyler ekleme ve kendini "on-top-of-her-list" hissedebilme imkanı sunmak Private Shopping markalarının pazarlama hedefleri arasında olmalı. Bu hissi yaratabilen markalar normal alışverişten her bakımdan daha avantajlı, keyifli ve gerçekten “private” hissettiren deneyimler de yaratabileceklerdir.

31 Ekim 2011 Pazartesi

YouTube'da da Pazarlama mı Olurmuş Demiyoruz Artık

Amerika'daki KOBİ'ler YouTube'u pek sevdi diyorlar. İşlerini, ürünlerini, farklılıklarını anlattıkları videolarla pazarlama faaliyetlerini destekleyen (pazarlama faaliyetlerini gerçekleştiren) KOBİ'lerin verdikeri ipuçları şunlar:
1) Videonuzun viral olmasını beklemeyin: Önemli olan videonun çok görüntülenmesi değil, doğru kişilerce görüntülenmesi. İşinizle ilgili az sayıda kişi size geri dönüşü olmayacak milyonlardan daha etkin "gösterim"dir.
2) Reklam verin: Videonuzun özellikle ilk başlarda kendiliğinden yayılması artık günümüzde çok iyimser kaçıyor. Görünmek için görünürlüğün satın alınması gerekiyor.
3) Araçlar kullanın: İnsanlar videonuzu ne noktada izlemeyi bırakıyor, farklı versiyonları yüklediğiniz videonun hangisi daha çok ilgi görüyor, yorumlarda izleyiciler size ne diyor... Amaç görünürlüğü yüksek ve etkin bir video yaratmaksa bunu çeşitli araçların yardımıyla en iyi hale getirmek mümkün.
4) YouTube videolarını izleyin. Amerika'yı her seferinde baştan keşfetmeye lüzum yok. En çok seyredilen videoları seyredin, ne kadar çok seyrederseniz "seyredilirlik" hakkındaki hissinizi o kadar geliştirebilirsiniz.
5) Geri Dönüşün takibini yapın. Harcadığınız paranın karşılığında ne aldığınızın takibini yapın.
6) Nişinizi bulun. İnsanların işine yarayan, ilgisini çeken, hayatını kolaylaştıran "bakış açısı" geliştirin ve bu bakış açınızı videolarınza yansıtın.
Makalenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Webrazzi Summit 2011'i Storify'lamak

Storify sosyal medya kanallarını kullanarak (özellikle Twitter'ı) hikaye anlatmaya imkan tanıyan bir platform. Yani anlık ve bağımsız girişleri belirli fikir, temalar etrafında toplayıp bir arada yayımlamayı sağlayan bir platform. Bu platformu ilk denemem Webrazzi Summit 2011 hakkındaki Tweet'lerle oldu. 

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Dünyayı Oyun Kurtaracak!

Herkesin daha fazla ve daha iyi oyunlar oynamasının dünyanın sorunlarını çözebilmek için tek çözüm olarak gören Jane McGonigal ilginç kavramlara değiniyor. Mesela mı?

Epic Win: (Sadece oyuncuysanız bilebildiğiniz masallara has bir durum Epic Win. Nasıl oldu da böyle harika bir sonuca ulaştım hissiyatı da diyebiliriz. Günlük hayatta "Yeterince iyi değilim!" halinin panzehiri Epic Win ruh hali.

Oyun kültürü gelişmiş toplumlarda gençlerin ilköğretim ve lise hayatları boyunca okulda geçirdikleri zaman kadar oyun oynadıklarını ölçümlemiş McGonigal, ki bu süre 10.000 saate denk düşüyor. İnanlımaz bir süre! Bu süre boyunca bu çocukların öğretim hayatlarına paralel derinden öğrendikleri başka bir şeyse nasıl "iyi bir oyuncu" olacakları! Peki bu "iyi oyuncular" neyi imkanlı kalacaklar dersiniz? McGonigal'ın TED'deki konuşmasını defalarca seyretmenizi öneririm.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

"Storytelling" dedikleri

İnsanların dikkatini, ilgisini çekebilmek için "öykü anlatımı"nı örnek olarak kullanmak günümüzde çok konuşulan bir olgu. İşte milyonlarca kişi tarafından seyredilen filmlerin üreticisinden "storytelling" üstüne notlar.

5 Ağustos 2011 Cuma

Gamification: Yüzyılın Dehası



Gamification: Oyunlaştırma / İnsanların sıkıcı bulup yapmaya pek gönüllü olmayacağı eylemleri “oyun gibi” öğelerle destekleyerek zevkli, etkileşim yaratan hale getirmek.

Oyunla öğrenmek öğrenmenin en kolay yolu değil mi? Teknoloji ve tasarımı öğrenmeyi kolay ve zevkli hale getirmekten yola çıkan Gamification aslında eğitimi her yaş için sıkıcı, bitmek bilmeyen ve en kötüsü yarım yamalak kalan bir süreç olmaktan çıkarıp eğlenceli, sürekli ve istekle şevk bulan bir hale getirmek diye de özetlenebilir.

Gamification metotlarını kullanıp hayatımıza bu kavramı çabucak sokan ortamlardan bir FourSquare. FourSquare’de gittiğiniz yerlerde bulunduğunuzu FourSquare aplikasyonu ile belirtiyor karşılığında da puanlar kazanıyor, aynı aplikasyonu kullanan arkadaşlarınız arasında sıralamaya giriyor, bir yerde en çok bulunan olduğunuzdaysa da oranın “Vali / Major”ı olabiliyorsunuz.  Bu başarılarınızı ise Facebook ve Twitter’dan arkadaşlarınıza duyurarak başarılarınızı konuşulan konular haline getirebiliyorsunuz.  “İnsanlar gittikleri yerleri niye herkese duyurmaya hevesli?” türünde eleştiriler FourSquare’in yaygınlaşması ve Facebook Places’in ilgi görmesiyle artsa da gamification’ı başarıyla kullanan bu servisler bazılarının yer bildirimleri yapmalarını engelleyemiyor.

Peki bu oyunlaştırma nasıl yapılıyor? Gamification’ı anlayabilmek veya nerelerde kullanıldığını çıkarabilmek için temel bir Gamification teknikleri oluşturmak mümkün. Oyunlaştırma açılımında kullanılan  temel tekniklerden bazıları şunlar:
  • başarı "rozetleri"
  • seviyeler "kazananlar” tablosu
  • Bir görevin tamamlanma aşamalarını göstern seviye göstergesi
  • sanal para
  • Puan hediye etme veya takasına imkan sağlayan sistemler
  • Kullanıcılar arasında birbirlerine meydan okumaya imkan sağlayan sistemler
  • Aktiviteler arasına yerleştirilen “Bonus” oyunlar


 “Oyun” kelimesinin basit ve sadece eğlenceye dair algısından dolayı oyunlaştırılmış süreçlere “Ciddi Oyun / Serious Game” de deniyor.
Gamification’ın bu şekilde kullanıldığı alanlardan bazıları şunlar:
·         Çalışanlar için eğitim programları
·         Sağlıklı yaşam uygulamaları (Nike aplikasyonları gibi)
·         İnsan kaynakları hizmetleri sunan web siteleri (Monster.com’da profil değerlendirmesi gibi)
·         Alışveriş siteleri
·         İlköğretim
·         Tüketici sadakat programları (FourSquare Deals)

Kişilere hem yol gösterip hem deneyimleterek öğrenmeleri için ortam ve imkan yaratmaya dayalı. Aslında bu şekilde anlatmak biraz gamification’ın ruhuna zıt geliyor. En iyisi bir örnekle anlatmak sanırım. Diyelim ki çocuklara renkleri öğretmek istiyorsunuz. Kurguladığınız oyunda onlara “Hadi kırmızı balonu bulalım!” gibi bir yönlendirmeyle ekrandaki farklı renkli balonlar arasından kırmızı olanını seçmesini istiyoruz. Çocuk her bir balona dokunduğunda “Hayır, bu kırmızı değil, hadi kırmızı olanı bulalım.” Veya “Harika! Bu balon kırmızı!” gibi bilgilendirmelerle çocuğun aslında oyun oynarken renkleri öğrenmesi için de bir imkan yaratıyorsunuz. İşte bu en basitinden gamification yani oyunlaştırma örneği. Oyunlaştırmayı kurumsal eğitimler, kişisel gelişim, mesleki eğitimlerden tutun örgün eğitime kadar pek çok alanda kullanmak mümkün. Hatta düşünürsek ilkokuldan hala hatırladığımız bir iki konu varsa muhtemelen ilkokul öğretmenimizin ya hikayeleştirip ya da oyunlaştırarak anlatığı konular olduğunu farkedebiliriz. Öğrenmenin kolay ve eğlenceli olması kadar kalıcı olması da oyunlaştırmayla imkanlı hale geliyor.



30 Temmuz 2011 Cumartesi

İş Modeli Dediğimiz Alametifarika


Resim yazısı ekle
Sosyal medya, sosyal paylaşım, e-ticaret, private shopping kavramlarıyla beraber sıkça duymaya başladığımız "iş modeli" kavramı MBA derslerinde ve iş kitaplarında enine boyuna anlatılıyor. Ben de kendi çapımda yaptığım bir araştırmada aşağıdaki kitap öngösterimi en efektif bulduğum oldu.

http://www.businessmodelgeneration.com/downloads/businessmodelgeneration_preview.pdf

28 Temmuz 2011 Perşembe

Caterina Fake: Örnek Aldıklarımdan

Flickr'ın kurucu ortağı ve eşiyle Flickr'ı Yahoo'ya 35 milyon dolara satmasıyla bilinen Caterina Fake çocuklarını evde eğitmek, teknoloji (internet) dünyasında adından söz ettiren az sayıda kadından biri olması gibi yönleriyle beni etkiledi. Bu videoda Fake 2009 da kurduğu Hunch'dan bahsediyor. Hunch, kişilerin kendileri hakkında verdikleri bilgiler, cevapladıkları çeşit çeşit sorulara göre internette ilgilerini çekebilecek siteleri öneren bir arama motoru. Caterina Fake'in samimi ve detaylı anlatımları hem zevkli hem bilgilendirici.

24 Temmuz 2011 Pazar

Işık gibiler

Bugün 2 kişiyle tanıştım ve onları tanımak bende birşeyler değiştirdi. Sözünü bilen, ne istediğini bilen, düşüncelerini ifade etmekte çok yalın ve etkileyici kişiler. İlki Caterina Fake. Flickr'ın kurucularından kendisi. San Fransico'da yaşıyan Filipinler orijinli, kızını evde eğiten okula yollamayan bir girişimci. Resmini görünce duruluğu ve kendinden eminliği insanı etkiliyor. Ayrıca yazdıklarından ve hakkında yaılanlardan canlı, insancıl, arkadaş canlısı bir kişiliği olduğu anlaşılıyor. İkincisi ise Tony Hseih. Zappos.com un CEO'su. Alçakgönüllülüğü röportaj boyunca hep dilimin ucundaydı, zaten kendisi de bu değere verdiği önemi çok güzel anlatıverdi bir noktada.İlk görüşte çekingen biri gibi dursa da işinden ve hayatından bahsetmeye başlayınca karaklı ve heyecanlı bir adam oluveriyor. Zaten bu heyecan nosyonu başkalarını etkileyip insanları arkalarından sürükleyen ortak özellikleri. Samovar.com (bildiğimiz çay semaveri manasında) daki röportaja buradan ulaşabilirsiniz.) Caterina hakkındaki etkileyici yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Onlar benim kerteriz oldular, daha bilmiyorlar;)

23 Temmuz 2011 Cumartesi

İşi Yapıp Üstüne de Para Vermek

Reklam dünyasındakilerin kendi aralarında esprilerini yaptığı türden Müşteri/Ajans ilişkileri. Özellikle müşteri tarafındaki "junior"larla yaşanan benzer hikayeler bir tek Türkiye'ye mahsus değil yani ;)

 

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Kulağıma küpe olan 3 ders

Facebook'un COO'su Sandberg'ün TEDWomen'de yaptığı konuşmada kadınlara verdiği 3 ders var:
  1. Masada oturun,
  2. Ayrılmadan bırakmayın,
  3. ve.... 

1 Temmuz 2011 Cuma

Seth Godin'den "Tribes We Lead"

Sosyal medyanın gittikçe artan popülerliğini biraz felsefi biraz durumsal bir bakış açısıyla Seth Godin'in TED konuşması. Türkçe çevirisini yapmış olabilmekten gurur duyduğum bu video sayesinde TED çevirmeni de oldum.

 

8 Mayıs 2011 Pazar

Sosyal Medya Pazarlamasına Giriş

9 Nisan 2011 tarihinde gerçekleşen Mastermind of Digital Marketing eğitimi için hazırladığım Sosyal Medya Pazarlamasına Giriş sunumuna buradan ulaşabiliriniz.




3 Mayıs 2011 Salı

Dipnot çok iyi toplamış; Facebook'da paylaşmamanız gerekenler:


  1. Facebookta Farmville’de hangi ineği sağdığınızı
  2. Facebookta Mafia savaşlarında kaç kişiyi öldürdüğünüzü
  3. Elinizin olmaması gereken bir yerde olduğu ya da zilzurna olduğunuz gece fotoğraflarınızı
  4. Evinizde parti düzenlediğinizi (beklediğinizden çok daha fazla misafir gelebilir)
  5. Patronunuz ve iş yeriniz hakkında şikayetlerinizi
  6. İşinizi sevmediğinizi ve ayrılmak istediğiniz
  7. Hastayım diye işe gitmediğiniz gün çektirdiğiniz fotoğrafları
  8. Arkadaşlarınızla yaşadığınız dramaları
  9. Ailenizle olan sorunlarınızı
  10. Şifrelerinizi…bankalarda paranız varsa
  11. Çocuklarınızın resimlerini ya da videolarını
  12. Hapisten kaçtığınızı ve şu anda yolda olduğunuzu (gülmeyin gerçekten oldu!)
  13. Mahkeme devam ederken mahkeme ile ilgili düşünceleriniz
  14. Linkedin ya da xing gibi iş hesaplarınızı – işle eğlenceyi karıştırmayın
  15. Fİnansal bilgilerinizi misal bankada ne kadar paranız var ya da yok
  16. Kişisel bilgilerinizi
  17. Tatile çıktığınızı ve günlerini
  18. Günlük takviminizi – hırsızlar bu tür ipuçlarını değerlendirebiliyorlar
  19. Sizi aptalca birşey yaparken gösteren fotoğrafları – kişisel markanız için iyi olmayabilir
  20. Politika ve din ile ilgili aşırıya kaçan düşüncelerinizi
  21. Kahvatıda ne yediğinizi
  22. ve son olarak paylaşınca iyi hissettirmeyecek şeyleri paylaşmayın.

18 Mart 2011 Cuma

Fırsat Satınalma Promosyonundan önce Planlanması Gereken 4 Nokta


Eğer hedefiniz bahsedilen 5 maddeden biriyse büyük ihtimalle olumlu geri dönüşler elde edersiniz. Fakat kampanya öncesinde bazı planlamalar yapmanız da gerekir. Aşağıda Fırsat Satınalma Promosyonundan önce planlanması gereken 4 önemli noktayı bulabilirsiniz:
1 Hedefinizi tanımlayın. Yukarıdaki “5 Neden”i bildiğinizden emin olun,eğer sizin nedeniniz bunlardan birine uymuyorsa, kampanyanızı kurgulamadan önce bir kez daha düşünün.
2 Satışların minimumda zarar görmesine (minimum kanibalizasyona) göre plan yapın: Müşterinizle iletişimde olun, fırsat arayanların yüzde kaç indirimin peşinde oldukları hakkında fikir edinmeye çalışın. Eğer yarısından fazla olduğunu düşünüyorsanız, kampanyadan vazgeçin! Mevcut satışınızı baltalamak size hem finansal açıdan hem de marka değer algısını olumsuz etkileyerek zarar verecektir.
3 Eğer fırsatı deneme olarak yapılandırıyorsanız “deneyen müşterileriniz için  “sonraki adım” planınızı hazırlayın. Denemeden nasıl yararlanacaksınız? Deneyenleri karlı müşterilere çevirmek için planınız ne? Eğer ayakları yere basan bir plan ve harika bir ürün/servisiniz yoksa, olumlu bir geri dönüş sağlamak zor olacaktır.
4 Finansal analizinizi yapın. Kampanyanızın en azından masraflarınızı karşıladığından emin olun. Bilinirlik yaratmak amaçlı reklam diye kullanıyorsanız bile masraflarınızın karşılandığından emin olun.
Eğer hedefiniz yukarıda bahsedilen 5 maddeden biriyse büyük ihtimalle olumlu geri dönüşler elde edersiniz. Fakat kampanya öncesinde bazı planlamalar yapmanız da gerekir.
Aşağıda Fırsat Satınalma Promosyonundan önce planlanması gereken 4 önemli noktayı bulabilirsiniz:
Hedefinizi tanımlayın. Yukarıdaki “5 Neden”i bildiğinizden emin olun,eğer sizin nedeniniz bunlardan birine uymuyorsa, kampanyanızı kurgulamadan önce bir kez daha düşünün.
Satışların minimumda zarar görmesine (minimum kanibalizasyona) göre plan yapın:
Müşterinizle iletişimde olun, fırsat arayanların yüzde kaç indirimin peşinde oldukları
hakkında fikir edinmeye çalışın. Eğer yarısından fazla olduğunu düşünüyorsanız, kampanyadan vazgeçin! Mevcut satışınızı baltalamak size hem finansal açıdan hem de marka değer algısını olumsuz etkileyerek zarar verecektir.
3 Eğer fırsatı deneme olarak yapılandırıyorsanız “deneyen müşterileriniz için “sonraki adım” planınızı hazırlayın. Denemeden nasıl yararlanacaksınız? Deneyenleri karlı müşterilere çevirmek için planınız ne? Eğer ayakları yere basan bir plan ve harika bir ürün/servisiniz yoksa, olumlu bir geri dönüş sağlamak zor olacaktır.
Finansal analizinizi yapın. Kampanyanızın en azından masraflarınızı karşıladığından emin olun. Bilinirlik yaratmak amaçlı reklam diye kullanıyorsanız bile masraflarınızın karşılandığından emin olun.

17 Mart 2011 Perşembe

Fırsat Satınalma Promosyonları için 5 Neden

Bu yazı ilk defa Vodaco Agency'nin blogunda 26 Ocak 2011 tarihinde yayınlanmıştır.

Tüm web pazarlama araçlarında olduğu gibi, bu aracı kullanmak için geçerli bir neden ve stratejiniz yoksa, araç geri tepecektir. Her şeyden önce Fırsat Satınalma kampanyalarını kullanmak için geçerli bir nedeninizin olması gerekir. Aşağıda Fırsat Satınalma Promosyonları sunmak için en geçerli 5 nedeni bulabilirsiniz:
1  Mal Fazlasını Elden Çıkarmak: Eğer mal fazlanız varsa veya satışlarınız zayıf gidiyorsa, Fırsat Satınalma siteleri üretim kapasitenizi kanalize etmek için yararlı olacaktır.
Farkındalık Yaratmak için Reklam Amaçlı: Doğru planlandığında (kendini vurmayan – düşük kanibalizasyonla, değişken masrafları karşılar şekilde ve yaratılmış algı değerine zarar vermeden kullanıldıklarında) Fırsat Satınalma modelleri kullanabileceğiniz en iyi bilinirlik sağlama araçlarıdır.
3   Hiç bilinmeyen ama mükemmel bir ürün veya servis için Deneme amaçlı: Ürününüze inanıyorsanız ve fiyatı ne olursa olsun müşterilerinizin tekrar tekrar geri geleceğini düşünüyorsanız işte ürününüzün tanınması için harika bir fırsat. Ne var ki bu fiyatın deneme fiyatı olduğunun iletişimini yaptığınızdan emin olmalısınız.
Tekrar Dolum Modeli (Gillette ve HP’nin yaptığı gibi): Tekrar doldurulabilir ürünleri fırsat satın-alma sitelerinden satın, bu arada kampanyanızı ürünlerin tekrar dolumunun tekrar sizden yapılması şeklinde kurgulayın.
Dönemsel / Mevsimsel Promosyonlar: Eğer sektörünüzde mevsimsellik söz konusuysa düşük sezonlarda ürün kullanımını arttırmak için mükemmel bir yol fırsat satınalma siteleri olacaktır. Burada da promosyonun düşük sezonu kapsadığının iletişimini net bir şekilde yapmak çok önemli.
Bu nedenlerden birine sahip değilseniz, promosyonu yapmadan önce iyi düşünmeniz önerilir.

3 Mart 2011 Perşembe

Fırsat Satınalma Kampanyanızı Başarı Hikayesine Döndürmenin 12 Sırrı

Bu yazı ilk olarak 28 Ocak 2011 tarihinde VodacoAgency'nin blogunda yayınlanmıştır.


  1. Doğru bir amacınız olsun (Fırsat Satınalma Promosyonları için 5 Neden makalesine bakın) 
  2. Marka değeri ve konumlandırmanızı gözden geçirin. Eğer markanız lüks olarak algılanıyorsa (örneğin müdavimleriniz mekanın ambiyansına değer veriyorlarsa ve bu nedenle geliyorlarsa ucuz fırsattan yararlanan müşterilerin onları rahatsız etmediklerinden emin olmak gerekir) bu kampanyayla mevcut müşterilerinizde yarattığınız algıyı zedelemeyeceğinizden emin olun. 
  3. Fırsat satınalma kampanyanızla kalıcı müşteri kazanmayı ummayın (Fırsat avcılarına ulaşıyorsunuz, müşterilerinizin %59’u teklifinizden almayacak ve fırsat müşterilerinizin % 75’i ileride de ürününüzü esas fiyatından almayacaktır. *) 
  4. Kullanmadan önce mecrayı tanımak çok önemli, bu yüzden, önce siz bir tüketici gibi bir promosyon alın ve bulabilirseniz daha önce bu promosyonları uygulamış bir şirketle konuşun.
  5. Diğer satışlara olumsuz etkisi (kanibalizasyon) minimal olmalı; eğer müşterileriniz zaten bu tür sitelerdeyse fırsat promosyonu yapmayı düşünmeyin bile. (Mevcut satışlarınıza zarar vermek sizi sadece finansal olarak zedelemez, düşük fiyatlarla algılanan değerinizi de düşürürsünüz.)
  6. Hem sabit hem değişken maliyetlerinizi karşılayın, finansal analizlerinizi yapın ki iflas etmeyin.
  7. Kalitenizi düşürmediğinizden emin olun; eğer artan müşteri sayısı ürün veya servislerinizin kalitesini düşürecekse, bu promosyon yüzünden uzun vadede daha fazla zarar görebilirsiniz. 
  8. Çalışanlarınızın moralini de hesaba katın; daha fazla talep iş yükünü arttıracaktır; çalışanların bahşişlerinin (ek kazançlarının) düşmesi ise problem yaratacaktır.
  9. Çalışanlarınızı eğitin ki yeni avcılarına karşı hazırlıklı olsunlar; çalışanlar ve yeni müşteriler web’de olumsuz müşteri deneyimi yazılarına yol açabilir.
  10. Promosyonların birden fazla kullanımına karşı önleminizi alın (kopyalama gibi yollarla); kodlar için bir veri-bankası oluşturmak ve kodları (mesela rezervasyonda) kontrol etmek iyi bir fikir olabilir.
  11. Kampanyanızı doğru hedefleyin; eğer coğrafi alanlara promosyon düzenliyorsanız kullandığınız sitenin coğrafi odağınızdan emin olun. Tüm ülke çapında müşteriler sizin için sorun mu yaratıyor? Kampanyanızı kurgulamadan bu soruyu cevapladığınızdan emin olun.
  12. Aynı zamanda başka promosyonlarınız da varsa dikkatli olun; fırsat kuponlarınızın diğer promosyonlarla beraber geçerli olmadıklarını siz ne kadar net belirtmiş olursanız olun, fırsat avcıları birden fazla promosyon kullanma istekleriyle size başvuracaklardır. Bu hem çalışanların motivasyonu hem de müşteri memnuniyeti konularında sorun yaratabilir. (Kasaya yakın bir yerlerde, promosyon prensibinizi anlatan büyükçe bir tabela yardımcı olacaktır.)

4 Şubat 2011 Cuma

Facebook’ta Prime Time Ne Zaman?

Bu yazı ilk defa VodacoAgency'nin blogunda 4 Kasım 2010 tarihinde yayınlanmıştır.


İnternet kullanıcılarının sosyal medya kanallarında her geçen gün daha fazla zaman geçridikleri sürekli konuşuluyor, peki Facebook saat kaçta en yoğun? Bir sosyal medya yönetim şirketi olan Virtue’nun yaptığı ve Mashable.com da yayınlanan bir araştırma altın değerinde bilgiler sunuyor.
10 Ağustos 2007 – 10 Ekim 2010 tarihleri arasında 1500 marka aktivitesinin incelenmesi (1.64 milyon post ve 7.56 milyon yorum incelenmiş, “paylaş” ve “beğen” ler araştırma dışında tutulmuş) ile ortaya çıkan temel noktalar şöyle:
  • Haftaiçi en aktif olunan saatler  11:00, 15:00 ve 20:00.
  • Aktivite saat 15:00′de tepe yapıyor.
  • Haftaiçi kullanım oranları aşağı yukarı benzerlik gösteriyor fakat düzenli olarak görülüyor ki Çarşamba 15:00 en yoğun zaman. Ayrıca Pazar günleri haftanın diğer günlerine kıyasla en “sessiz” saatleri.
facebook activity
Ayrıca Vitrue araştırmasında sabah postlarının öğleden sonrakilere oranla %39,7 oranında daha efektif olduğunu yayınladı. “Post”lar ve “yorum”lar genelde saat 15:00 civarında artış gösterse de sabah postları daha fazla performans sağlıyor. Daha da ilginci saat başlarında (özellikle ilk 15 dakika) diğer çeyreklerden daha fazla interaktivite görülüyor. Buradan da çoğunluğun toplantılara girmeden önce Facebook’a bir göz attığı çıkarımına ulaşabiliriz belki.
haftanin_gunleri_facebook_aktivitesi
Son olarak da şöyle bir not çıkarabiliriz: Facebook’da sesinizi duyurmak için 15:00′de arkadaşlarınızı harekete geçirmek için sabahları hatta saat 09:00′da “paylaş”ın.