2 Aralık 2011 Cuma

Android iOS’e karşı: Kişisel Bir Deneyim


1998 yılından beri her gün cep telefonu kullanıyorum. Daha doğrusu 1998’den Ocak 2011’e kadar bilimum Nokia telefonlarını kullandım. Arada on gün kadar mavi ışığına bayıldığım bir Motorola’yı interneten alıp denedim ve o telefonu anneme hediye edip yine bir Nokia aldım. Bir de on gün kadar Nokia ile beraber iş telefonu olarak eski model bir Blackberry denemiş ve yine Nokia’ya dönmüşlüğüm var. Yani 2011 Ocağına kadar benim için cep telefonu Nokia demekti ve Nokia’dan da internete bağlanıp e-mail alınabiliyordu. Sonra bir iPhone 4 aldım ve iPhone almaya dirense de bir süre sonra doğru yolu bulan birçok kişi gibi “Bu zamana kadar ne yapmışım ben?!” ruh haline büründüm. iOS’in sezgisel kullanım ile her şeyi kolaylaştıran tarzı çocuklarımın da kısa sürede birer Apple kullanıcısı yaptı.  Fakat gittikçe büyüyen Android fırtınasını da merak etmiyor değildim. Bir HTC Wildfire edindim. Önce farklı bir cihaz kullanmanın tutukluklarını yaşasam da aslında arayüzler ve mantığın benzer olduğunu gördüm. Fakat benim gibi bir aplikasyon delisinin yükünü taşıyamayan Wildfire ile çok da derin bir Android deneyimi yaşadığımı söyleyemem. Fakat itiraf etmeliyim ki yukardaki ince bar’ı aşağı çekince etkin aplikasyonları, bildirimleri, mesajları, vs… görüntülemek çok hoşuma gitmişti. (Bu özellik biliyorsunuz iOS 5 ile iPhone ve iPad’e de geldi.) Android’de tıpkı Windows kullanır gibi hem işimi yaparken hem de bilgisayarın/telefonun meşguliyeti hakkında bilgi alabilmek/kontrol sahibi olmak gibi bir his var benim için. İstediğim aplikasyonu kapatabilme veya durdurabilmeyi “Şu an bunu yapıyorsun!” mesajı veren bir ekrandan yapmakla ikonların üstüne basınca oynaşmaları ve çarpılarına basarak onları kapatabilmek arasındaki farkı ne kadar bilimsel/mantıklı/teknolojik anlatmak istesem de sadece hissi bir hal. 
Derken bugün Vodafone RED’in bir hizmeti olarak Home tuşunda tutukluk yaşadığım iPhone 4’ümü servise yolladım. Bana da servis süresi boyunca bir Samsung verdiler. Önce Samsung’u duyunca Galaxy olabilir ümidi kapladı içimi ama meğerse bir alt modeli veriyorlarmış. Sabahtan beri telefonumu sadece telefon olarak kullanıyorum! Bunu yapmayalı sanıyorum rahat bir 3 yıl oluyor. Hatta SMS bile yazasım yok, kayan ekran ve açılan QWERTY klavye aslında iPhone’dan daha hızlı yazmayı sağlayan bir özellik olabilir ama ekranın klavyenin hızına yetişemiyor hissi vermesi, tuş seslerini hem klavye hem touch screen için ayrı ayrı kapatma gerekliliği gibi rahatsızlıklarım belki tipik bir iPhone’cu kaprisi olarak yorumlanabilir. Fakat Android marketten güncel sürümü indirmeden Twitter ve Facebook applerini indiremem, mailları kurarken Gmail için ayrı ikonun zaten olması ama diğer maillar için ayrı ayrı appler kullanmam gibi detaylar canımı sıktı. Tamam bunlar da kapris gibi gelebilir kulağa. Fakat bu kaprislere neden olan bir alışkanlık hali var bende ve bu alışkanlık şu an bana attan inip eşeğe binmişim hissi veriyor.
Gelelim asıl konuya. Belki de diyorum iPhone ile Android’i karşılaştırmak esas sorun. Yani ben Android denemek için farklı markalarda cihazlar kullanıyorum ama iPhone dediğin bir tane, iPad bile aynı nerdeyse, sadece ekranı büyük;) Belki de HTC ile Samsung’u karşılaştırmak, bu markaların Android için neyi farklılaştırdıklarına bakmak lazım. İşte bu noktada
Bu arada belki de telefonların kapasiteleri nedeniyle yaşanıyor olabilir bir takım sıkıntılar da ama 16GB iPhone’um bugün RED görevlisine kendisini teslim etmeden back-up alırken “over capacity” mesajı verdi yüklediğim applerden dolayı ve ben bunu iPhone’u iTunes’a bağlayana kadar fark etmedim. Bilmem anlatabiliyor muyum?

1 Aralık 2011 Perşembe

Çocuk Oyuncağı


Dün akşam oğlumun en yakın arkadaşı bizdeydi. Bir kaç haftadır beraberken Bakugan veya Beyblade oynamak yerine iPad’de PLANTS VS ZOMBIES oynamaya bayılıyorlar. Oyun oynamayı seven biri olsam da bu oyuna belki yeterince zaman ayırmadığımdan bir türlü alışamadım. Dünkü uzun ve yorucu PvsZ seansından sonra Deniz evine dönüp Yunus da bana Zombie’lerin aslında hiç beyni olmayan ölmüş insanlar olduklarını anlatırken sızması ile bu hikayenin bu seferlik burada bittiğini sanıyordum. Ama hayır! Bu sabah Yunus okula hazırlandıktan sonra "Bir el daha" PvsZ oynamak isteyince olan oldu. Yunus arkadaşıyla geçirdiği eğlenceli dakikalar yerine tek bir şeyi hatırlıyordu ve görüyordu!!! "Sadece 4 tane param kalmış! Deniz bütün paramı harcamış!" Şimdi bu naralar size çok normal gelebilir ama biraz basa sarıp biraz Yunus’tan bahsetmeliyim sanırım. Oğlumu övmek gibi bir alışkanlık geliştirmemeye çalışsam da ve tipik anne konuşmalarını sevmesem de Yunus hakkında biraz bilgi vermem gerek. Yunus kreşe başladığı 1, 5 yaşından beri her zaman arkadaşları ve onların velileri tarafından paylaşımcı, barışçı ve uyumlu davranışları nedeniyle sevilen ve hatta veliler tarafından pek şaşırılan bir çocuktu. Hele kardeşi doğduktan sonra kazandığı "Abi"lik statüsünü gerek eğitsel gerek öğretimsel gerekse korumacılığıyla hakkını gereğinden fazla vermektedir. Aşı olduğunda canı yandığı için değil kardeşinin canı acıyacak diye ağlar kendisi mesela. Bu arada pek dünyevi değildir de! Yani eşyaları, oyuncakları ve giysileri neredeymiş nerede kalmış kime vermiş pek önemsemez de hatırlamaz da. Hatta sırf bu yüzden bir buçuk senedir kendisine haftalık vererek para biriktirmesini ve kendi oyuncaklarını kendinin almasını bir sisteme oturtmaya çalışıyoruz. Benim melek kalpli ve aklı havada oğlum hakkında biraz fikir edindiyseniz sanırım Yunus'un paralarının Deniz tarafından çarçur edilmesine tepki vermesine niye şaşırdığımı anlamışsınızdır. Ne de olsa Yunus Denizleyken su bile içse bir bardak da Deniz için ister, arkadaşlarla paylaşmak adına. İşte o noktada fark ettim ki oğlum için kendi kazandığı zaman her şeyin değeri farklı oluyor. Biz oğlumuza yapması gerekenleri yapıyor diye harçlık versek de o para onun olmuyor, olsa da değeri olmuyor çünkü zaten yapması gerekenleri yaptığının o da farkında! Ne zaman zorlukları yenip hak ettiğine inandığı şeyleri boş yere kaybediyor işte o zaman hayatla yüzleşme başlıyor. Kaybettiklerini tekrar kazanabilmek için yine yeniden o çabaları vermesi gerektiği, başaramayıp tekrar denemesi, bırakıp tekrar başlaması gibi anlar gözünde canlanıyor adeta. Ve bir hesaplaşma başlıyor: En sevdiği arkadaşmış, paraymış, kazanmakmış kaybetmekmiş gerçekler yüzüne çarpıyor. İşin ironik yani bu düşünceler, kavramlar, hisler hayatın ta kendisi olsa da gerçek hayatta değil bir bilgisayar oyunuyla fark ediyor tüm bunları. İşte oyunun gücü!
Biz günümüz ebeveyinlerinin kolay kolay 6 yaşındaki çocuklarımıza “O bisiklet için para kazanman lazım, git limon sat!” diyebileceğini sanmıyorum. Gerek hayat şartları gerek hayat tarzımız gerekse saygınlık tanımımız itibariyle bu pek inandırıcı  ve uygulanabilir bir yol gözükmüyor. Hele 12 yaşında android aplikasyonları yazan çocukların olduğu günümüzde limon satmanın ileriye dönük getirileri de kısıtlı olacaktır. Ama zaten oyun oynamaya meraklı çocukları bizim seçtiğimiz ve bir amaca hizmet eder şekilde hatta belki de onlara hedefler belirleyerek oynamalarına izin vermek onları hayata hazırlamanın daha eğlenceli  bir yoludur?
Bugünden itibaren yeni bir yol denemeyi düşünüyorum. Yunus’la oyuna başlamadan o seans için hedeflerini bu hedefler için planladığı süreyi ve bu hedefleri gerçekleştiremezse ne yapmayı düşündüğünü (BPlanı :) ) konuşacağım önce. Yuvada oyuna başlamadan önce zaten yaptıkları planlamayı evde de yapacağız artık. Gelişmelerden haberdar ederim burayı.